Neydi suskunluk…

30-yas-sendromu

 

Neydi suskunluk

Zayıflık mıydı?

Her şeyden soyutlanmak

Kendini kapatmak

Ya da güçlenmek miydi sizsizde oluru göstermek için

 

Yorgunluk mu boğuyordu insanı

Zaman hızla akarken

Her şeye geç kalmışlık hissi ile

Ve yeniden başlayamama korkusu ile

Tükenişler mi yoruyordu.

 

Otuz neden bu kadar korkutucu

Neden sanki ölmüşüm gibi hissediyorum

Bitmiş gibi, tükenmiş gibi

Bir sayı sadece belki

Ama altında milyon keder ve korku hakim

 

Korkuyorum

İçimdeki hiçlikten

Boşluktan

Ve her atılan adımda

Tüm sevgi tohumlarının

O boşluğu büyütmesinden yeniden

 

Ruhumu bir görseniz,

O kadar genç, o kadar deli dolu, o kadar çılgın ve eğlenceli ki…

ve gözümü kapattığımda ki hayallerimi bir bilseniz

ama

ama o kadar yok ediyorlar ki kendim gibi olmayı

o kadar art niyetli ve at gözlüğü ile bakıyorlar

ve

o kadar yanlış anlıyorlar ki

sen sen olmaktan çıkıyorsun daha sonra

bu sefer öldürüyorsun içinde ki çocuğu ve

onlar gibi ruhsuz olup çıkı veriyorsun

şimdi yeninden tükenişler deyim

kaçıp gidesim

silip hiç edesim var

susuyorum

güçsüzlüğümden mi

korkumdan mı

yoksa sizsiz de yaparım’ı kanıtlamak için mi

bilmiyorum….

 

susuyorum…

 

KAYSERİ AUTOCAD YOUTUBE KANALINDA DERSLERİMİZ BAŞLADI.

kayseriautocadddd

 

Buraya Tıklayarak Youtube Kanalımıza Abone olabilirsiniz…

Buraya Tıklayarak Facebook Beğeni Sayfamıza Kayıt Olabilirsiniz…

Buraya Tıklayarak İnstagram Hesabımızı Takip Edebilirsiniz…

İletişim: kayseriautocad@gmail.com


SAYILI SAATLER KALA

gözlerini kapadı. nefes alışverişi sakindi… gözünde hep hayalini kurduğu yemyeşil doğa, tepeler, ağaçlar, patika yollar, şırıl şırıl akan ırmaklar, ırmağın kenarında bir kulübe, kulübenin küçük bir bahçesi ve renklerin bütünlüğünde akıp giden bir huzur hakimdi.

çamaşır ipinde serili beyaz çarşaflar ve çarşafların rüzgarla dans ederken arada bir göz kırpan güneş. huzurun en saf hali vardı içinde…

kulağında hafif rüzgarın getirdiği melodi ve karşısında…

rüzgarla dans eden çarşafların arasından sarı saçları ve bembeyaz teniyle, o hayat dolu, saf, sevdiğini, hemde yürekten sevdiğini hissettiren muhteşem parlayan gözleri ve gülüşüyle dans ederek bakıyordu. Güneş ışığı saçlarının arasından parlıyor ve bir melek gibi gözüküyordu. Üzerinde boydan hafif desenli beyaz bir elbise vardı ve ruha huzur veren bir an olarak canlanıyordu yeniden hatıralar…

bir hayal, bir anı ne kadar daha sürdürülebilirdi, gözlerini daha ne kadar kapalı tutabilirdi ki… Elbet açmak zorundaydı ve hayali bir bulut misali dağılacaktı. o hayal dünyasından sadece tek bir anı fotoğraflayacaktı, onu hatırlayacaktı, o son bakışı, sevgiyle dolu o son bakışı sadece…

bir film daha hüzünlü notalarla bitecek ve oyuncuların isimleri akacak o simsiyah ekrandan…

tüm hikayeler ve kahramanları siyah zemin üzerinde bembeyaz akan bir yazı olarak silinip gidecekti…

bir melek daha karanlığa boyun eğecek ve sahtelikler içerisinde yitip gidecekti…

sayılı saatler kala aklında sadece bu anı vardı

bekleyişin sona ereceği belliydi ama ne zaman biteceği bilinmiyordu.

ama bildiği tek şey her günün bitişi gibi sayılı saatleri kalmıştı o büyük güne…

her gün tekrar tekrar aynı hayali canlandırıyor, aynı bekleyişi gerçekleştiriyor, aynı son ile gözlerini kapıyordu.

aslında bir şeylerin farkındaydı… hayaller bile bu kadar kusursuz olmamalıydı.

güveni o kadar sarsılmıştı ki hayata karşı, hayalinin her gün tekrar üzerinden geçiyor, bir ipucu yakalamaya çalışıyordu…

hapsinden kurtulması için kör bir nokta bulmaya ve kurtuluşa o güneşin ışıl ışıl parladığı gözlerle dolu kalbe ulaşmaya çalışıyordu…

hiç bir güzelliğin bu kadar kusursuz olmasını kabul edemiyor ve her gün sayılı saatler kala tekrar tekrar ve tekrar aynı hayali yaşıyordu…

bazen savaşmaktan vazgeçiyor ve kendini hayale bırakıyordu. bilerek, isteyerek zarar görmesine rağmen o anlık huzur dolu duyguyu yaşamak için sonrasında çekeceği tüm acıları bilmesine rağmen anlık mutluluk için bırakıyordu kendini sahte ve yalan olan o anın huzuruna…

sevgiye o kadar muhtaçtı ki sahte olduğunu bilse bile, hayal olsa bile, uyanınca her şeyin silinip gideceğini bilse bile o kısacık an için tüm acılara razı oluyordu…

sayılı saatleri vardı… ve tüm acılarına rağmen bir umut, bir sevgi, bir huzur kırıntısına bile tutunup en değerli an’ı yaşamak istiyordu…

aslında gücü kalmamıştı günden güne zaman geçerken ve tükenirken hayat, ellerinden savrulan toprağın  hayatın kum saati olduğunu ve yavaşça tükenişini yaşarken…

avuçlarındaki bir karış toprak daha savruldu her hayal edişinde o huzuru, o son hayal kırıklığı ile yine mutsuz biten kirlenmiş, saflıktan uzak o an ile… meleğin şeytana dönüşmesi ile… sayılı saatler kalmıştı tükenişine ve elinde zamanın tükendiğini gösteren son toprak parçaları ile dağılıyordu dört bir yana parçaları ve eksiliyordu…

eğer bulamazsa meleğin neden şeytana dönüştüğünü, o kör noktayı yakalayamazsa, kendini suçlayarak her defasında son nefesini verecekti yavaşça…

anılar tükenecek

son toprak parçası savrulacak

hayali ve umudu silinecek

yalnızca kendisini koruduğu dört duvar kalacak ve hissizleşerek ölecekti…

ve şimdi bekliyordu bir gün daha bittikten sonra

diğer günün gelmesini

çünkü sadece bir kere kurabiliyordu hayali

yeni gün yeni hayal

ve yakalayacaktı belki o kör noktayı

melek melek olarak kalacak

ve kurtulacaktı hapishanesinden…

yada son atımlık kurşunu da bitecek

rüzgar savuracak son toz tanelerini

ve bitecekti hikaye

arka fonda hüzünlü bir müzik

ve siyah zeminde beyaz isimler

izleyenlerde bir damla göz yaşı

ve nota bitecek

ekran karanlığa bürünecekti…

şimdilik

yani sayılı saatler kala

hala umuda bırakıyordu kendini

….

 

tek yazımlık hikaye

Oğuzhan Abdi OĞUZ

13. 08.2016

 

Bu Şehirden Gitmek Gerek…

 

 

hiç hissettiniz mi ait olmadığınızı

bir eve

bir aileye

bir sokağa

bir iş e

bir şehre

hatta bir ülkeye…

 

yaşam asırlardır değişen şekliyle hep aynı nokta da tıkanıp kaldı biz insan oğlu için…

ne için yaşıyoruz

soru bu

cevap tam bir giz…

 

kutsal kitaplara ve dinlere göre

diğer dünya ve sınav savaşı içinde cennet için…

ve bu dünyaya da ne katkı sağladım o durumu için…

 

peki ben ne için yaşıyorum,

hayatta ki bulunduğum,

yer, konum, aile, iş, şehir, arkadaşlar

benim nereden başlayıp nerede bitirmem gerekiyor bu hikayeyi

 

ilk defa bu kadar çok istiyorum bu şehirden gitmeyi…

 

eskiden hayatın boş olduğunu düşünüp, içini doldurmaya çalışırdım.

kitaplar okur, filmler izler, şehirler gezer, insanlarla iyilik peşinde koşardım…

 

şimdi ise hayatın dolu olduğunu fakat içinde ki insanların boş olduğunu fark ediyorum…

ve ilk kez bu kadar çok istiyorum bu şehirden gitmeyi…

ayrıca hayatı boktan kılan da yine içinde ki bu ortalığı çöplüğe çeviren insanlar…

 

oturup gerçekten sohbet edecek bir kişiyi bile bulamıyorsan,

gitme zamanı geldi de geçiyor…

zaman biliyorum

hayatı 3 yıl geriden takip ediyorum

ama inan bana

ilk fırsatta

gidiyorum

seni de alt edeceğim…

 

 

tekrar,tekrar ve tekrar

 

 

zamanın ötesine geçemiyor insan…

hep bir adım geri de kalıyor.

defalarca zamana mağlubiyetini tadıyor…

gün bitiyor

gün başlıyor

yine tekrar ediyor tüm yenilgiler

tekrar

tekrar

ve tekrar

bitmek bilmeyen bir mağlubiyet bu zamana karşı kaybedilen…

sen kendin olmak istediğin her an bir mağlubiyet daha alıyorsun

her mağlubiyetinde kaçıp kurtulmak istiyorsun…

düşüyorsun yollara

yollardasın

tekrar

ilerliyorsun uzaklara

yollarda asfaltın çizgilerine bakıyorsun, camdan dışarı bakıyorsun, senin dışında akan bir hayat…

devam ediyor diyorsun hayat

birbiriyle arkadaş dost başaklar mesela

ellerini bırakmayan tepeler

inişler ve çıkışlar görüyorsun

bazen ıssızlığın ortasında

hayata tek başına tutunmuş bir ağaç görüyorsun

bazen açık gökyüzü

bazen kapkara bulutlar

yol ilerliyor…

rüzgar esiyor

işte bu benim hayatım diyorsun

zamanı yakalamaya çalıştığını düşünürken

anlıyorsun zamandan kaçtığını…

ulaşıyorsun bir şehre daha

sanıyorsun buradaki farklı hikayeler unutturacak sana

kaybedilen onca savaşı,

yürüyorsun

hafif esinti

dökülen sonbahar yaprakları

adımların gitmek istemezcesine

ve yer çekimine ayak uydurmak istercesine

seni çekiyor dünyanın merkezine doğru

bakıyorsun gökyüzüne

ellerini uzatıyorsun

kurtar beni dercesine

ama zaman hep yanı başında bekliyor

mağlubiyet

içimin yaşadığı…

biliyorsun ki ne zaman kendin oldun

o zaman yenildin…

koşuyorsun

kaçarcasına geçmişinden

kurtulmak istercesine şu anından

yetişmek istercesine geleceğe

yakalamak istiyorsun zamanı

koşuyorsun geçmişin izleri gözyaşlarından damla damla akarken

koşuyorsun şuanın mağlubiyeti içini kemirirken

ve aniden duruyorsun…

arkandan gelen karanlık çekiyor seni

kabulleniyorsun mağlubiyeti…

umudunun kalmadığını,

her şeyin anlamını yitirdiğini ve inancının kalmadığını…

inancını yitiriyorsun

susuyorsun…

şimdi kendine bile konuşmuyorsun…

içindeki savaşta bitiyor

zamana kaybediyorsun…

zaman kazanıyor

yüreği sevgiyle büyümek isteyen bir ruh daha

yitip gidiyor…

hissizlikle dolu karanlık alıp götürüyor son umut kırıntısını da…

zaman duruyor…

etrafına bakıyorsun son kez…

ve izliyorsun zamanın birkez daha haklı galibiyetini…

gözlerini kapıyorsun…

ne kurtarabiliyorsun kimseyi, ne kurtula biliyorsun…

susuyorsun

gözlerini kapıyorsun…

bitiyor…

 

oğuzhan abdi oğuz

17.06.2016

Random

RR-home-img2

 

Kaçıncı mağlubiyeyim bu kendime, kendimce yenildiğim…

Gücünün günden güne azaldığı ve olumlu her şeyin karanlık tarafa geçtiğini hissetmek…

Çok bir savaşım olmadı oysaki bu dünya da…

3 kere girdim savaşa şu an ise üçüncü mağlubiyetimle başbaşayım neredeyse, bir mucize olmazsa kazanmamda zor yine…

İlk savaşımda 20 yaşımdaydım, 1 yıl sürdü ben savaşı kazanmak için asyadan avrupaya geçtim ama osmanlı gibi viyanadan sonra hep toprak kaybettim…

İkinci savaşımda 27 yaşındaydım var olan eldeki son toprak parçalarını da savunmaya çalıştım o savaşta 1 yıl sürdü, tam her şey yolunda dediğim anda en güvendiğim noktadan yedim darbeyi ve savunmam çöktü…

Şimdi dün hesapladım da tam 9 ay oldu…

Diğerlerine nazaran bu savaşın adı,  sanı yoktu…

Bilinmezlikte gidip geldi

Ne ne olduğunu bildi

Ne de ne olmadığını

Bir an vardı

Bir an yok…

Şimdi ne durumda o da meçhul…

Ama bana kalırsa yavaşça o da tükeniyor…

Ve ben uine bu savaşta da varımı yoğumu koydum…

Kendimden iyi olduğunu  bildiğim ne varsa koyarak…

Ve iyi bildiğim ne varsa yine beni götürdüğü yer mağlubiyet…

Bu ladar zayıf değilim dedim kendime defalarca

Değilim de

Ama sistem gözüme hep sen zayıfsın diyip duruyor

Sistem bana aklını kullanmıyorsun diyip duruyor

Oysa öbür tarafa göçtüğümüzde

Sevgiden başka ne kalacak ki elimizde.

Ve ben senle olan savaşımda yine yenilsemde

Kendim olmaktan vaz geçmeyeceğim.  Bende böyleyim.  Değişmeyeceğim.  Denedim değişemedim zaten…

 

KUŞ

I BÖLÜM – ( TAVAN )

 

Uyumak, uyumak gerekti bu duygudan kurtuluş için. Yüreğe söz geçmeyen durumlarda insan kendini bir kanepenin üzerinde bilinçsizce tavana bakarken bulur hep. Hükmü sürülemeyen düşünceler, çıldırtacak kadar beyni doldurur ve kafanı kaldıramayacak gibi olur insan.

En son bakışın “gözler önünde canlanması” en son söylenen sözlerin “kulaklarda yankılanması” en son yazılan mesajın “defalarca okunması” …
Kaldıramıyor insan tüm bu birikim üzerine kafasını ve üstüne “geçmiş anıların hatırlanışı” daha da beter yapıyor insanı…

Mutfağa gidiyor bir bira daha alıyorsun, yetmiyor… Üstüne bir büyük açıyorsun, arka fonda kederli müzikler, elinde mutlu anılara ait fotoğraflar…
Odanın her yerinde anılarla dolu sahneler canlanıyor…

Uyumak, uyumak gerekti kurtuluş için ama sen kendini bir an da sokakta, yağmur altında, sırılsıklam olmuş, gözlerinden yaşlar gelirken bir yudum daha alıyorsun elinde ki şişeden…

Yalnızlık, insan eğer duygusal bir çöküş yaşıyorsa elinde kalan kendiyle geçen o amansız sessiz saatler ve yalnızlıktır. Kafanda konuşan ikinci ve üçüncü seslerle adeta şizofreniye bağlamış gibisindir…

Tavan

bazen en güzel manzaradır kendisi, bazen en karabasan korkularını yansıtır sana, gözlerinden yansıyan anılarla geçmiş, gelecek serilidir…
kendini izlersin tavanda…
Hataların, yanlışların, mutsuz anların yansır… araya sıkışan bol tebessümlü anılar arada gülümsetir seni, iyi ki yaşamışım dersin ve sonra tekrar karabasanlar gelince hayattan kopmaya başlarsın yeniden…

Kanepe, Yatak ve sonra kendini bulduğun yer taş bir zemin yada parke üzeridir…

ne zamandır yerde yattığını bilmiyordu, tavana bakarken… gözlerinden tavana yansıyan tüm yolculuklarından takılı kaldığı tek sahne, ağaçlı yoldan son hız ilerlediği ve ağaçların gitgide bulanıklaştığı…

 

II. BÖLÜM – ( KENDİNİ SUÇLAMA )

Şimdi ikinci evresinde bunalım ve depresyon. Tavana bakarken yan dönüp duvara bakmaya başlarsın, ardından yastığa gömülürsün, ağlarsın, kendini boğmak nefessiz kalmak istersin, salyaların akar yastığa, elinle silersin… işte tam bu anda sadece yaşanılanlara dönüp “nerede hata yaptım” düşünceleri geçer içinden… tüm son “an”lar canlanır yeniden göz kapakların kapanır kapanmaz…

Her kelime, cümle bir şair edasıyla arka fonda çalan duygusal müzikle yüreğine işler… öyle bir suçluluk duyarsın ki lanet okursun kendine… tüm dünyanın sebebi sensindir… savaşların, kavgaların, çevre kirliliğinin, bulabildiğin tüm suçları yüklersin kendine…

Tüm yaşanmışlıklar 100 yıllık bir evin kullanılmayan terk edilmiş ahşap mobilyaları gibi zamanla çürümeye ve dokundukça dağılmaya başlamıştır…

geçmiş kendisini doğada çürümeye terk etmiştir.

iç çekişler içerisinde ara ara tabiata karşı gelircesine düşünceler gelir gider…” biraz seni özledim, biraz sesini, biraz sohbetini” şarkı sözlerinde ki gibi biraz biraz hatırlatır kendini… sonra gitgide silinir ve ahşap toz olur toprağa karışır ölüm gibi…

 

III. BÖLÜM – ( SAVUNMA )

 

Kendini öldürürcesine, en acımasız  hakim olup, kendini tüm suçlamalardan mahkum ettikten sonra kaçınılmaz gerçeği kabullenmekten az sonra, hücrende kilitli demir parmaklıklar ardında kalp gardiyan olmuş vicdanla dertleşirken susarak en büyük ihaneti kendine yaptığını anlayacaksın ve bir savunma daha yapabilmek için yalvaracaksın hakime…

İç hesaplaşmalar içerisinde aslında yaptığın tüm her şeyin, attığın adımların, söylediğin sözlerin hepsinin sebebi yaşadıklarındı… Oysa sen yapabileceğin her şeyi yağmış daha sonra gücün kalmamaya başladıkça hırçınlaşmıştın… seni anlamamışlardı… sen kendini anlatmaya çalışırken kırıp dökmüştün ortalığı…

en iyi avukatın karşısında dilin tutuldukça, tekrar tekrar yaptıklarını anlatıp hem anılarınla yüzleşirken hemde nedenlerini sorgulayıp doğru olanı anlatmaya çalışırken bulursun kendini… vicdan savaşları içerisinde yenikte düşebilirsin, galip de gelebilirsin….

 

 

kendime not

uzun zamandır bunalımdayım

ve üzerimden atamıyorum biliyorum bunu

kendime daha ne kadar zarar verebilirim onu da bilmemekteyim

 

ama bu kendime not olsun

artık tekrar hayata dönme zamanı geldi bence

toparlan bakalım ruhum…

 

 

KAYIP’oluş

tumblr_nyhnnnLIeY1skg0tio1_500

 

ilk defa bu kadar uzun sürdü buhranlar,

bu kadar enkaz altında kalmamıştım hiç…

 

hayat bir öğretiydi ve her tükenişte yeniden doğuyordum,

biraz daha güçlü

biraz daha umutlu

ve acıya bağışıklık kazanmış gibi…

ama bu sefer

ilk defa hiç bir ilaç tesir etmedi yarama…

 

Hayat kaçık bir uyku aslında

ve ben bu sefer ayılamıyorum…

hayat

Kayıp’oluş…

 

Hayata karşı heyecanınızı kaybettiniz mi hiç ?

ben ilk defa kaybetmiş hissediyorum…

 

yaptığım onca uğraşa rağmen hepsine karşı aniden kaybedilen heyecan

ve hissizlik hakim içimde…

İç’im H’iç im şimdi…

H’içim

 

bekliyorum yeniden o hayat dolu halime döner miyim diye

ama günden güne daha da kapanıyorum kendi içime…

ne kendim çıkabiliyorum bu sefer, ne de beni bu buhrandan çıkaracak biri var yanımda…

 

zaten başlangıcı da bu değil miydi…

tüm buhranların sebebi

yalnızlığım değil miydi…

yalnızdım…

şimdi de kendimi yalnızlaştırıyorum…

Kayıp’oluş u yaşıyorum…

Kayboluyorum…

 

bu sefer geçmiyor işte…

enkaz altında kalıyorum…

kimse bulamıyor beni…

Kayıp’oluyorum…

sessizce…

sesim kısıla kısıla…

susuyorum….

 

oğzuhan abdi oğuz

 

kayıpolus 1 kayıpolus 2

 

H ‘ iç…

hiç1

 

yapılabilecekleri yapıp geriye yaslanıp beklemekti hayat…

vicdan rahat ama yine bir umut kırıntısına tutunmaya çalışıyor duygular…

öğrenilmiş çaresizlikti aslında…

hiç olmayan ve iç çekişlerle kalınan….

içim Hiç ‘im şimdi…

 

Bir barış güvercini gibi

insanlığın içerisine karışıp

kırıntılarla beslenip

umut topluyordum ruhuma

 

bir bülbül gibi

cıvılcıvıl parklarda

insanlar içerisinde

şakıyordum sevda türküleri

 

bilirim

ya erken olur hep

yada geç

senin o na baktığın gibi

o bakmaz hiç

 

İç

 

H’iç

 

şimdi son kırıntılarımla bekliyorum…

 

mutluyum aslında

gözlerinde ki mutluluğu gördükçe…

senin için mutluyum, seni mutlu edebildiğim için mutluyum, seninle olduğum için mutluyum…

biraz buruğum sadece içimden dolup taşan duygularla sarılamadığım için sana

ellerini avuçlarıma alamadığım için

gözlerine hisli bakamadığım için

yakınken uzak kaldığım için

 

bir gün

bir an

bir umut kırıntısıyla

bekliyorum…

 

H’iç

 

İç

 

hiç2